GEORG FREDERICH WILHELM HEGEL KÖLE EFENDİ DİYALEKTİĞİ
GEORG
FREDERICH WILHELM HEGEL
KÖLE EFENDİ DİYALEKTİĞİ
Büyük Alman filozofu Georg Frederich Wilhelm Hegel (1770-1831) Fransız
Devriminin etkilerinin bütün Avrupa’ya yayıldığı, Napolyon’un iktidara gelip,
iktidarını kaybettiği bir dönemde yaşamıştır.
En önemli eseri sayılan “Tinin Fenomenolojisi” adlı eserini Jena kentinde tamamlarken, Napolyon’un ordusunun kent yakınındaki savaşta yaptığı top atışı seslerini duymakta olması Hegel’i değerlendirirken göz önünde tutulmaması gereken bir husustur.
Hegel’in, felsefeye yaptığı en büyük katkı; Fransız Devrimini, felsefi olarak açıklamaktır. Hegel, bu devrimi insanın “savaşçı” ve “üretici” eylemlerini esas alarak tanımladığı tarihin son durağı olarak açıklar. Ona göre Fransız devrimi ve bu devrim sonunda ortaya çıkan Napolyon’un “türdeş” ve “evrensel” devletiyle tarih sona ermektedir.
Hegel’e göre; insan toplumsal gelişimin belli bir noktasında, dış dünyanın bilgisini edinerek ulaştığı “bilinç” aşamasını aşarak; insanın, yani kendinin bilgisine yönelmiş, adım adım bir “özbilinç” haline gelmiştir. Kendinin bilincine ulaşabilen ve bu bilinci sözle ifade edebilen tek canlı olarak insan, hayvanlar dünyasından kesin kopuşunu gerçekleştirebilmiştir. Bu gelişme, Antik Yunan’da gerçekleşmiştir. Antik Yunan’ın sanatı, politikası, dini, kültürü bu gelişmenin ürünüdür.
Hegel’e göre; insan için “özbilinç” haline gelmek demek; bireyin kendinin diğer insanlardan farklı biricik niteliğinin farkına varmasıdır. Kendini tüm diğer insanlardan farklı bir kişi olarak algılayan insanın isteği ise bu kişiliğin diğer insanlar tarafından da tanınmasıdır. Böylece kişi, kendisi hakkında taşıdığı kanıyı, başkalarına kabul ettirmek suretiyle gerçeğe dönüştürmüş olacaktır. Günümüzde de insanın, para kazanmak, iyi bir sosyal statü edinmek, görevini iyi yaparak diğer insanlar arasında sivrilmek yönündeki istekleri, Hegel’in sözünü ettiği tanınma isteğinin sonucudur.
Hegel, tanınma isteği konusunu, gençliğinde “aşk” çerçevesinde ele almıştır. Hegel’e göre; yalnız insanlar aşık olur ve aşkta aşıklar birbirlerinin maddi varlıklarını değil, karşılıklı olarak birbirlerinin isteklerini isterler. Ancak aşk, sınırlı yapısı ve içinde insan eylemini barındırmaması nedeniyle insan oluşturucu yanından çok, özbilinç haline gelmiş olmayı ön koşul olarak gerektirir. Hegel daha sonraları, tanınma olayını aşk yerine, toplumsal düzeyde kabul edilme sorunu olarak ele almıştır.
İnsan, özbilinç aşamasına ulaşmakla hayvanların doğal dünyasından ayrılır. Bu ayrılışın gerçekleşebilmesi için hayvanlar dünyasına ait tüm güdü, istek ve eylemlerin nitelik değiştirmesi gerekir. Hayvanlar âleminde, yaşama yön veren temel güdü; “hayatta kalma” güdüsüdür. Hayvanlar dünyasındaki yaşam savaşımı ne kadar vahşi olursa olsun; gerek av gerekse avcı için daima bir “hayatta kalma mücadelesidir”. Bu güdünün hayvanda yarattığı istek ise doğal bir nesneye yöneliktir. Örneğin; otçul hayvanlar, yaşamlarını sürdürebilmek için “doğal” bir nesne olan otu yemek zorundadırlar. Otlamak, otu tahrip etmek, sindirmek ve onun aracılığıyla kendini yeniden üretmektir. Böylece hayvan her seferinde eski durumuna geri dönecek, hayvan için herhangi bir gelişme söz konusu olmayacaktır. Bunun sonucu; hayvanlar âleminde, sürekli yinelenen “döngüsel bir zamanın” varlığıdır. Burada tarih yoktur. Bu süreçte hayvan, doğal dünyadan kopup kendi bilincine ulaşarak, kendini yaşadığı dünyanın dışında farklı bir varlık olarak kavrayamaz.
Doğal yaşamdan kopup insani bir yaşama geçebilmek için yukarıdaki unsurların zıddına dönüşmesi gerekir. Böylece, “hayatta kalma” güdüsü, yerini “ölümü göze alabilmeye” bırakmalıdır. Ölümü göze almayı gerektirecek istek ise “doğal olmayan” bir nesneye yönelmiş olmalıdır. Dünyada doğal olmayan tek nesne, bir başka insanın isteğidir. Dolayısıyla, ölümü göze alarak yönelinecek istek “bir başka insanın isteğini” ele geçirmek, ona kendini kabul ettirmektir. Bu isteği gerçekleştirmeye yönelik eylem de doğal olarak, “ölümüne yapılacak bir savaş” olacaktır.
İnsan dışında hiçbir canlı ölümü göze alamaz, intihar edemez. Bu nedenle, Hegel, intihar eylemine insanın hayvanlar âleminden ayrılması sürecinde özel bir önem verir. İnsan dışındaki hiçbir canlı; namus ve onur için başka insanlarla düello edemez, hiçbir biyolojik neden bulunmaksızın ilkeler uğruna savaşa atılamaz. Ancak, ölümü göze alabilmek de tek başına yeterli değildir. Ölümü göze almanın, başka insanlar tarafından tanınmak için yapılması gerekir. Hegel’e göre örneğin, bir banka soyguncusu veya intihar bombacısının eylemlerini insanlaştırıcı eylem olarak görmek mümkün değildir. Hegel, Afrika’daki ilkel kabilelerde insanların kendi vücutlarına ve yakınlarına yönelik vahşi uygulamaların cesaret veya ölümü göze almakla ilgili olmadığını; bunun olsa olsa “yaşamı aşağılamak” olduğunu belirtir.
İnsanın özbilince ulaşmaya başlaması ve tanınma, kabul edilme için diğer insanlarla ölümüne bir savaşa girişmesi “Antik Yunan’da” gerçekleşmiştir. Antik Yunan öncesinde örneğin; Antik Mısır’da bu durum söz konusu değildir. Hegel, Antik Mısır’da insanın henüz hayvanlar âleminden kendisini tümüyle kopartmadığını söyler. Bunun, göstergesi olarak da Mısır Tanrılarının, hayvan şeklinde tasarlanmış olmasını, diğer durumlarda da hayvan başlı veya hayvan maskeli olarak temsil edilmesini belirtir. İnsanın Antik Mısır’da hayvanlar âleminden kesin olarak kopamadığının en güzel ifadesinin de kartal kanatlı aslan gövdeli üzerinden yükselerek dünyaya, sırrını çözmek için bakmakta olan insan başlı sfenks olduğunu söyler.
Hegel’e göre, sfenksin bilmecesini Antik Yunan çözmüştür ve Oidipus efsanesinde bu konuda anlatılan yan öykünün şaşırtıcı olduğunu söyler. Gerçekten de bu öyküde, Oidipus, kenti dünyaya bağlayan yolun üstünde beliren, kadın başlı, aslan gövdeli ve kartal kanatlı sihirli bir canavarla, yani sfenksle karşılaşır. Sfenks, Oidipus’a önce sihirli bilmecesini sorar. Oidipus bu bilmeceyi bilirse sfenksin gücü ortadan kalkacaktır. Bilmece şudur: “sabahları dört ayaklı, öğlenleri iki ayaklı; akşamları üç ayaklı olan nedir?” Oidipus, bilmeceyi bilir ve sfenksi öldürür. Bilmecenin yanıtı; insandır. İnsan yaşamın sabahında elleri ve ayakları üzerinde emekler, yaşamın olgunluk döneminde iki ayak üzerinde durur; yaşamın sonunda ise bir baston yardımıyla yürür. Hegel, “Antik Mısır’ın bilmecesinin, yanıtının Antik Yunan’da bulunduğunu” söyler. Bilmeceyi çözen Apollon’dur. Delfi’deki tapınağının üstünde “insanoğlu kendini bil” yazar. Hegel, burada geçen “kendini bil” ifadesinin, bir insanın haddini bilmesi veya hatalarını bilmesiyle bir ilgisi olmadığını; söylenenin; “genel olarak insanın kendi kendini bilmesi” olduğu anlamına geldiğini ifade eder.
Böylece ilk kez Antik Yunan’da tikelliğinin bilincine vararak karşısındakine kendisini kabul ettirmek isteyen, doğadan kesin kopuşunu gerçekleştirmiş insan, rakibini ölümü göze alarak yapılacak bir kavgaya davet eder. Hegel, insanların birbirlerini karşılıklı tanımak yerine; savaşa çağırmasını, insanın karşısındaki rakibinin de ölümü göze alarak insan olma aşamasına ulaşıp ulaşmadığını değerlendirmek için yaptığı kanısındadır.
Antik Yunan’da, rakipler arasında tanınma ilişkisi savaş şeklinde gerçekleşirken; aynı safta savaşanlar arasındaki ilişki ise Hegel’in gençlik döneminde tanınma ilişkisine esas aldığı karşıt cinsler arasındaki aşkı hatırlatan “homoseksüellik” olarak ortaya çıkar. Hatta Spartalılar savaş giderken, aşk tanrısı, homoseksüel Eros’a kurbanlar keserlerdi.
Bu savaşın sonucunda; bir yanda savaşı kazanan “efendi” diğer yanda ise kaybeden “köle” olacaktır. Böylece efendi, köle tarafından insan olarak tanınacak; ancak efendi köleyi tanımayacaktır. Sonuçta insanların birbirini tanıması, eksik kalmakta, her iki taraf için de tatmin edici olmamaktadır. Tatminsiz efendi, Yunan sitelerinin aralarındaki bitmeyen savaşlarda ifadesini bulan, sürekli prestij savaşlarına girerek kendini savaş yoluyla kabul ettirmeye çalışacaktır. Ölüm korkusu nedeniyle, yani hayatta kalma güdüsünü aşamadığı için köleliğe razı olan taraf ise doğayı aşamadığı için insan olamayacaktır.
Ancak efendi, köleyi üretime sokarak, kendi gerek duyduğu şeyleri köleye yaptırmaya başlayacaktır. Böylece, efendiye ve doğaya yenilmiş olan köle, kendi doğal gereksinimlerini değil; efendinin gereksinimlerini karşılamak üzere üretim yapmaya başlayacak ve üretici insana dönüşecektir. Doğal gereksinimlerini değil de efendinin gereksinimlerini karşılamak için yapılan üretim, Hegel’e göre gerçek “çalışmadır”, dağ başında, kendi başına yalnızca kendi gereksinimlerini karşılamak için üretim yapan kişi, insan değil; olsa olsa hayvanlar âleminin yetenekli bir üyesi olarak kalır. Köle kendi doğal gereksinimleri için değil de efendi için üretim yapmak zorunda olduğundan, kölenin yaptığı üretim, “doğal gereksinimlere” değil; bir “düşünceye, projeye” dayanır. Bu husus, bir düşünce için yapılan tüm üretim türlerinin; yani bilimin, sanatın ve teknolojinin de temelidir. Köle, savaşta, hayatta kalma güdüsünü yenemediği için bağımlısı olarak kaldığı doğayı, üretim sürecinde, değiştirip, dönüştürerek yener. Üretim süreci içinde köle, doğa karşısındaki üstünlüğünün, farkına varır.
Böylece köle, bir yandan köleliğin zincirlerine bağlıyken; bir yandan da özgür olduğunu fark eder. Köleyken özgür olma çelişkisi, kölenin özgürlük kavramına ulaşmasını ve bu kavramı ifade etmeye yönelmesini sağlar. Hegel, bu aşamada kölenin birbirini izleyen ve her biri diğerini aşan üç temel dünya görüşü geliştirdiğini söyler. Bunlar sırasıyla; “stoacılık”, “antik şüphecilik, (septisizm)” ve “Hıristiyanlıktır”.
Stoacılık, insanın özgür olması için kölelikten kurtulmasına gerek olmadığını, ister köle, ister efendi, ister sağlıklı, ister hasta, ister güçlü, ister güçsüz hangi koşul altında olursa olsun özgürlük kavramına sahipse özgür olacağını söyler.
Stoacılık, insanı tümel yanıyla tanır. Kozmosun bir parçası olarak görür ve kozmosa uygun yaşamayı önerir.
Böylece köle, istek ve bunun sonucu olan ölümüne yapılan bir kavga şeklindeki “pratik eyleminden”, dünyayı anlamaya yönelik “teorik eyleme” geçer. Stoacı, dünyanın logos, yani akıl tarafından yönetildiğini söylemek suretiyle, bir çeşit “rasyonaliteye” yönelmiş olur. Böylece, bu kozmik düzene uymak suretiyle dünyayla barış içinde yaşayabileceğini düşünür.
Hegel’in yukarıda “intihar” konusunda dile getirdiğimiz görüşleriyle ilginç bir paralellik gösterecek şekilde; Stoacılık “zamanı geldiğinde bu dünyadan gitmesini bilmek gerektiğini” söyler. Gerçekten de Stoacılığın kurucusu Zenon da dâhil pek çok Stoacı intihar etmiştir.
Stoacılık, dış dünyanın önemsiz olduğunu söylerken; onun yerini alacak yeni düşünce şekli olan “şüphecilik” (septisizm) dış dünyanın varlığını da reddeder. Sofistlerin ünlü ifadesi; “gerçek kişiye göre değişir” septisizmin bu yanını gösterir.
İnsanın evrensel (tümel) yanı üzerinde şekillenen stoacılığa karşın; septisizm insanın kişisel (tikel) yanı üzerinde durmaktadır. Böylece insanın bireyselleşmesi yönünde bir adım daha atılmış olur. Bu iki düşünce formunun sentezi ise Roma İmparatorluğunda ortaya çıkan Hıristiyanlıkta gerçekleşir. Hıristiyanlık, diğer iki görüşün reddettiği, insanın var oluşundaki kölelik ve özgürlük çelişkisini kabul eder ve bir çözüme kavuşturur. Bu çözüm, insanın özgürlüğünün bu dünyada değil; öbür dünyada kendisini tanıyacak süper efendi (Tanrı) nezdinde gerçekleşeceği düşüncesine dayanır. Dolayısıyla Hıristiyan için de bu dünyada köleliğe karşı çıkmaya gerek yoktur. Köleliğin son bulacağı yer cennettir.
Burada Hegel’in diyalektik anlayışı izlenebilir. Stoacılık, tümeli, evrenseli temsil etmekte olan “tez”; antik şüphecilik tikeli, kişiyi temsil eden “antitez”; Hıristiyanlık ise bu iki görüşü birleştiren “sentez” olur.
Hegel’e göre devlet yapıları da diyalektik bir gelişme çizgisi izler. Yalnızca efendileri vatandaş olarak kabul eden pagan, Antik Yunan sitesi (tez); Hıristiyan haline gelen kölenin devleti olan Roma (antitez) ve Fransız devrimiyle silaha sarılarak, geçmişteki salt üretici özelliğine efendinin savaşçılığını da ekleyerek senteze ulaşan, çalışan insanın kurmakta olduğu, Fransız devriminin müjdelediği, herkesin birbirini ırk, sınıf, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin karşılıklı tanıyacağı devlette ise sentez gerçekleşmektedir.
Efendilerin pagan devleti olan Antik Yunan siteleri, kendi aralarındaki savaşlar sonunda en güçlü olanın diğerlerini yenmesiyle Roma İmparatorluğuna dönüşür. Roma İmparatorluğunda, genişleyen sınırları korumak için savaşçı efendilerden oluşan ordu yerini profesyonel askerlerden oluşan ordulara bırakır. Savaşçı niteliğini yitiren Antik Yunanın vatandaşı olan efendi, Roma İmparatorunun pasif, tebaası haline gelir. Böylece o da kölelerin dinini Hıristiyanlığı benimser. Savaşçı günlerinin anısını, gladyatör dövüşlerinde yaşatır.
Roma İmparatorluğunda, insanın ulaştığı bireysellik kendisini iki düzeyde gösterir: Dışsal olarak Roma Hukukunda yani kişini hukukunda “özel hukukta”; içsel olarak da “Hıristiyanlıkta”.
Roma’da bir üçüncü sınıf daha ortaya çıkar. Bu sınıf, “burjuva entelektüelidir”. Entelektüel, kölesi olmadığı için efendi olmadığı gibi köle de değildir. Hegel, entelektüelin çalışmadığı için Hıristiyan da olmadığını söyler. Vatandaş olmadığı ve dolayısıyla gerçek toplumsal dünyada doyuma ulaşamadığı için entelektüel de Hıristiyan kölede olduğu gibi somut gerçeklikten kaçarak bir hayal dünyasına sığınmaya yönelir. Bu dünya, gerçek anlamda bir öte dünya olmayacaktır kuşkusuz ama sekülerleştirilmiş bir öte dünya olacaktır. Entelektüelin evreni, kendinde doğrunun güzelin ve iyinin ideal dünyasıdır. Burada burjuva entelektüelin, bilginin, filozofun bireyci dünyası ortaya çıkar. Bu bireycilik, Hıristiyan kölenin varoluşsal tekbenciliğinin sekülerize edilmesinden başka bir şey değildir. Doğrunun, güzelin ve iyinin ideolojisi, dini olmayanların dinidir. Hıristiyan olmadığı için Hıristiyanlığın öbür dünyaya ilişkin idealini bu dünyada gerçekleştirmeyi ister. Ancak, çalışmadığı (köle olmadığı) için bu ideali yalnızca sözle ifade eder, gerçekleştirmeye yönelemez. Bu entelektüeller, Fransız Devriminin fikir babaları olan Voltair’ler, Russo’lardır. Burjuva entelektüelin, geliştirdiği düşünceyi gerçekleştirmek, Fransız devriminde silaha sarılan çalışan insanlara düşer.
Hegel’e göre Fransız devrimi, Hıristiyanlığın gerçeğidir. Zira Hıristiyanlığın öbür dünyada gerçekleştirmeyi umduğu özgürlük ve tanınmayı bu dünyada gerçekleştirmeye yönelmiştir. Bu açıdan Hegel, Hz. İsa ile Napolyon’u karşılaştırır. Ona göre İsa, Tanrının yani evrensel (tümel) olanın, ete kemiğe bürünmesi; yani, tikelleşmesidir. Oysa Napolyon, bunun aksi; yani tikel insanın tümel hale gelmesi, evrensel olarak kabul görmesidir. Bu nedenle Hegel’e göre; Hz. İsa, Tanrı-insan; Napolyon ise insan-Tanrıdır.
Kendi deneyimimizle karşılaştırdığımızda, Hegel’in anladığı anlamda tarihsel bir süreci yaşamadığımızı görürüz. Bizde de kölelik vardır ama bu kölelik, özbilinç olma noktasına gelmiş insanın tanınma mücadelesinin sonucu doğan bir kölelik ilişkisi değildir. Daha da önemlisi Hegel’in özgürlük ideolojisini geliştirmek için öngördüğü; üretici niteliği kazanmış köle, bizim coğrafyamızda söz konusu değildir. Bizde köle, askeri hizmetlerde veya ev işlerinde kullanılan, daha çok uşak nitelemesine uygun kölelerle sınırlıdır. Bu durumda bizdeki kölelikte, köle salt köleliğin aşağılayıcı yanına maruz kalır, çalışan, doğayı değiştirip dönüştürerek özgürlüğünün farkına varan üretici köle niteliğinde olmadığından, özbilinç olamaz, özgürlük kavramına ulaşıp özgürlük talebini batı uygarlığında gördüğümüz ideolojilerin benzerleriyle ifade edemez. Köle üretici değilken; toprağın kiracısı, zilyedi durumundaki üretici köylü (reaya) de köle değildir. Dolayısıyla üretici de tıpkı köle gibi, doğadan kopup özgürlük kavramını geliştiremez.
Bütün bunların sonucu, bizde Hegelci anlamda bir tarihin yokluğudur. Bu tarihin olmayışı, bilimin, sanatın, kültürün gelişmemişliği ve Osmanlının sürekli olarak batının gelişmesini taklit etmeye çalışmasına karşın; başarısız olmasında kendini gösterir.
Bu çerçevede dönüm noktası Atatürk’te ortaya çıkar. Hegel’in, tüm insanların, birbirini birey olarak tanıdığı ve bu tanınmanın Napolyon’un kurduğu türdeş ve evrensel devlette gerçekleştiği; bütün bunları gerçekleştirip, kendi tikelliğinin evrensel olarak tanınmasını sağlayarak, mutlak tatmine ulaştığını düşündüğü Napolyon’la Atatürk arasında bazı benzerlikler bulmak mümkündür. Gerçekten de Atatürk, Osmanlıda Hegelci anlamda, insanlaştırıcı olan savaşı, taktik, stratejik ve politik düzeyde yürüten tek kişi olarak, özbilince, tikelle tümelin sentezini kendi kişiliğinde gerçekleştirip gerçek bireyselliğe ulaşan tek insandır. Ancak temsil ettiği toplum, Napolyon’unkinden farklı olarak Atatürk’ün bireyselliğine karşılık gelecek bir özbilinç düzeyinde olamamıştır.
Hegel’in batıda “tarihi sona erdiren kişi” olarak gördüğü Napolyon’a karşı;
Atatürk’ü Türkiye’de “tarihi başlatan kişi” olarak değerlendirmek mümkündür.
Atatürk, başlattığı tarihin yönünü, önündeki engelleri ve bu mücadelenin
dayanağını, inanılmaz bir doğruluk ve kesinlikle Türk devriminin tümel,
evrensel hedeflerini belirlediği “Gençliğe Hitabesinde” ifade eder.
04/Mart/2015 Bayazıt BALCI
Yararlanılan Kaynaklar:
1) “Hegel Felsefesine Giriş”, Alexandre Kojeve, YKY Yayınları
2) “Hegel Bilinç Problemi Köle Efendi Diyalektiği Praksis Felsefesi” Tülin
Bumin, YKY Yayınları
3) “Introduction to the Reading of Hegel” Alexandre Kojeve, Cornell
University Press
4) “Hegel and the Phenomenology of Spirit” Robert Stern, Routlage
Philosophy Guidebooks
5) “Tarih Felsefesi”, Hegel, İdea Yayınları
Yorumlar
Yorum Gönder