ÖZLEM


 

ÖZLEM

Toprak çekmesi nedir?

İnsanın doğduğu yerin havası, suyu ve yedikleri yiyecekler doğduğunda en küçük hücre yapı taşına işlenir ve DNA’sını, genetiğini oluşturur.

Doğduğunda vücudunu oluşturan hücrelerde o yerin havası, suyu, bitki ve benzersiz yöresel yiyecekleri vardır. Onlar, sadece memleketinde, doğduğu yerde, o topraklardadır.

Bilirsiniz, endemik bitkiler sadece belirli bir bölgede yetişir; dünyanın başka hiç bir yerinde yoktur, yetişmez, sevmez başka yerleri… İnsanoğlunun genlerinde ise endemiklik yoktur, her yere uyum sağlayıp yaşayabilir; ama… aması var…

O doğduğu yer dağ başı olsa da, hiç ağaç, ot bitmese de, kıraç bir yer olsa da, toprak kişiyi oralara çeker. Kişi yaşlandıkça da bu çekim hızlanır. Toprak çekimi, aynı yer çekimi gibidir. Newton, başına elma düşünce hiç kimsenin şimdiye kadar sormadığı aykırı bir soru sorar kendi kendisine “ Bu elma neden yukarı doğru gitmedi de aşağıya düştü? ”  böylece yer çekimini bulmuştur ve buna “yer çekimi kanunu” adını vermiştir. “Toprak çekmesi” ise yerçekimi kanunu kadar kesin bir kanun olmasa da, yine de kanun hükmünde kararname gibidir ve insanoğlunun gurbete çıkmasıyla başlamıştır; insanoğlu yaşlandıkça daha da etkili olur toprak çekmesi                              

İnsanoğlu, bir parçasıdır doğduğu yerin. Ne kadar uzağa gitmiş olsa da doğduğu toprakları özler.  Hele hele orada taze baharlar tatmışsa; görmüşse kiraz ağacının çiçek açtığını, çiçeklerinin meyveye dönüp günbegün kızardığını, dalından koparıp yemişse meyvelerini; almışsa kokusunu ıhlamurun, iğde çiçeğinin; koparmışsa dalından leylakların en morunu, toplamışsa güllerin en kokulusunu… Hele hele kınalı kızın sütünden içmiş, yoğurdunu yemiş, yayıkta yayıp, mis gibi tereyağı yapmışsa… sobadan çektiği ateşi mangala yayıp, kızartmışsa  bir dilim ekmeğini ve sürmüşse üstüne…

Nasıl özlemesin ki !...

Acımasız kışlar yaşamış, siyah lastik çizmeleriyle, akşam yağan karları arkadan gelen arkadaşlarına yol açarcasına, küçük adımlarıyla okul yolunda; güler yüzlü bahar sabahlarına uyanmışsa, kuşlar kadar özgür hissetmişlerse, bırakmaz peşini hatırlarlar… Çok uzaklara gitse de hep arkasında, peşindedir...

Derede göl yapıp, buz gibi sularda, öğrenmişse yüzmeyi; korkar mı Fırat’ın azgın sularında kulaç atmaya, akranları da yanındaysa…

Karışmış olsa da büyük kentlerin kalabalığına, kirli gürültüsüne, kentte yabancı gibi yaşayışlarında, daha çok hatırlar ve arar olur, özler olur doğduğu toprakları…

Kendi ülkesinde doğduğu topraklardan ayrı olmak…

Bir de yabancı ülkede olmak var ve ülkene de gelemiyorsan, o daha da çekilmez olanı…

Bakın Nazım 1958 yılında Prag’dan nasıl sesleniyor.

***

Memleketim, memleketim
Ne kasketim kaldı senin ora işi
Ne yollarını taşımış ayakkabım
Son mintanım da sırtımda paralandı çoktan
Şile bezindendi

Sen şimdi yalnız saçımın akında
İnfarktında yüreğimin
Alnımın çizgilerindesin memleketim
Memleketim, memleketim...

***

A.Uğur GÖKALP

06.06.2023

Not: Fotoğraf Muhsin Tarlakazan'ın sayfasından alınmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kızılcık Ağacı

IV- YURDUM HALLERİ

UĞUR BÖCEĞİNİN HİKAYESİ

BİRAZ DA DEVELERİ YOLSANIZ OLMAZ MI?

Küçük Kurşun Kalem

ÇİFTÇİ

MALİYECİLER ÜVEY EVLAT MI?

YAŞAMLA ÖLÜM ARASINDA İNCE BİR ÇİZGİ...

ÇANAKKALE