SANSÜR
Rahmetli İlhan Selçuk 12 Mart ve 12 Eylül sıkıyönetim dönemlerinde yazıları sansürlenince kuru fasulye yazıları yazardı....
Ne yapayım, benim de yemek ve sofra resimleri paylaşmak adetim değildir, sevmem; ama kendi pişirdiğim kabak tatlısı çok güzel olunca paylaştım ve nasıl yaptığımı da anlattım. Merak edip kabak tatlısını sevenler deneyebilir.
***
İşte İlhan Selçuk'un kuru fasulye yazılarından biri:
Bir dostum var; görmüş geçirmiş adamdır, düyayı dolaşmıştır, üç-dört yabancı dili bilir; çoğu konuda ayrıntılı bilgilere sahiptir, satranç, briç, bezik gibi oyunları güzel oynar; müzikten anlar; şakacıdır; üstelik bekardır.
Bir gün tutturdu:
-Sana bir fasulye ziyafeti cekeceğim, parmaklarını birlikte yiyeceksin.
Kuru fasulye yemeklerin padişahıdır. Atatürk´ün en sevdiği yemeğin kuru fasulye pilav olduğunu çoğu yerde okumuştum. Askerlikte karavanaya en iyi giden yemek kuru fasulye pilavdır. Kibar lokantalarla kazıkçı meyhanelerde pek bulunmaz; ama, aşcı dükkanlarında çok iyi pişirirler kuru fasulyeyi...
-Az kuru ver...
-Pilav üstü fasulye..
Canim kuru fasulye velinimetimizdir; sulusuna ekmek ban, helmelisini kaşıkla...
Dostuma birkaç günlüğüne misafirdim; kuru fasulye pişireceğini duyunca sevindim. Biraz da biber turşusu aldık mı, kış kıyamette ne güzel olurdu! Hem benim dostum her konuda öyle bilgiliydi ki, güzel kuru fasuyle pişireceğine inanmıştım. Dört iklimde dolaşmış. Çin lokantasından Fransız mutfağına değin her yere girip çıkmış bir kimsenin kuru fasulye gibi basit bir yemeği pişirmesi işten değildi.
Her neyse...
Dostum çarşiya gitti, fasulyeyi aldi geldi; bir de ne göreyim? Kesekağıdının içindeki barbunya fasulyesi değil mi? İçime kurt düştü. Kuşkuyla sordum:
-Yahu biz kuru fasulye pişireceğiz, barbunya fasulyesiyle ne işimiz var ki?
Kafasını salladı:
-Bu daha iyi olur.
Olur mu olur.
Ben sustum. Dostum bilgiç tutum ve davranışlarla yemeği ateşe vurdu. Oturduk. Konuşuyoruz. Bizimki arada sırada mutfağa girip çıkıyor. Bir saat geçti. Acaba pişti mi yemek? Bu kez ben de meraklandım. Dostum kaşığı verdi:
-Bir de sen bak!
-Hımm, daha pişmesi gerek, çok sert...
-Evet...
Iki saat geçti, fasulye pişmedi, üç saat geçti, fasulye kaynıyor:
-Bir bakalım...
-Çok sert yahu, galiba bu fasulyenin cinsi iyi değildi, şimdiye değin pişmeliydi.
-Yok, yok; biraz daha bekleyelim...
Bekledik, fasulye beşinci saatin sonunda yine pişmedi, ama yemeğin suyu bitti:
-Su katalım.
-Pişmiş aşa soğuk su katılmaz!
Suyu kaynatıp tencereyi yeniden doldurduk. Ben sokağa çıktım. Akşama eve geldiğimde sordum:
-Hani fasulye?
Ses yok.
Ertesi sabah fasulyeyi al baştan kaynatmaya başladık; yedi saat, sekiz saat, fasulye pişmiyor; sertleşiyor, sertleşiyor, sertleşiyor, sertleşiyor...
Olayı bir hanıma anlattım, güldü:
-Ayol, dedi, fasulye akşamdan ıslatılır, şişer; sonra suda kaynatılır, suyu süzülür; yağı konur, pişirilir.
Güldüm.
Her işin bir raconu var, püf noktası var, elindeki işin cahili oldun mu kuru fasulye bile pişiremiyorsun; istediğin kadar kaynat, kaynat, kaynat; olmuyor, olmuyor, olmuyor.
İLHAN SELÇUK
AĞLAMAK VE GÜLMEK KİTABIN DAN ALINTIDIR
15.12.2022
A.Uğur GÖKALP
Yorumlar
Yorum Gönder