DOMATES
Üç gün önce aldığım domates muşmulaya dönünce fotoğrafı gören okul arkadaşım Halil 40 yıl önceki bir anımızı hatırlattı. Ben de anlatmak istedim ....
Yıl 1976 Okulun son yılı. Okulda, yurtta her gün kavga, gürültü...Hatta yaralanan, ölen arkadaşlarımız var... Okula sınavdan sınava gidiyoruz...Yurtta kalamıyoruz, yurtlar her Allahın günü polis tarafından basılıyor. Polis tuttuğunu emniyete götürüyor; nezarete giden en az iki hafta içerde tutuluyor... Ortadan bir anda kaybolan arkadaşlar 15 gün sonra sıfır numaraya kesilmiş saçlarla çıkıp geliyor. Yurtta kalmamızın anlamı kalmadı...
Ev kiralayacak halimiz de yok, kiralamaya kaksakta, kimse öğrenciye ev vermiyor. Nasıl oldu hangimiz buldu hatırlamıyorum. Ulus'ta Denizciler Caddesinde Beyrut Palasın çatı katında bir oda bulduk. Çatı katının otelle, otel odalarıyla bir ilişkisi yok, yani otel odası olarak kullanılmayan hizbe bir bölümü. İçeride üç somya, üç yatak... Üç arkadaş yerleştik. Otelin hiçbir hizmetinden yararlanmıyoruz, temizlik falan yok. Peynir,ekmek, zeytinle idare ediyoruz. Tek derdimiz bir kazaya kurban gitmeden bir an önce okulu bitirip bu sıkıntılardan kurtulmak. Hiç olmazsa bir çay yapalım diye, bir çaydanlık, bir de ispirto ocağı aldık. Baktık ki ispirto ocağı çok güzel işimizi görüyor, yumurta haşlamaya da başladık. Yumurta, peynir, ekmek, zeytin, helva... İşi götürüyoruz... Aylık 500 lira kredi alıyoruz, 150 lirasını otele veriyoruz, krediyi aldığımız gün, lokantaya gidip döner yiyiyoruz... Arada bir pilav üstü kuru fasülye yediğimiz de oluyor. İdare ediyoruz işte...
Mevsim bahara dönüp yeni yeni sebzeler, salatalık, domates çıkmaya başladı; üç arkadaş hiç birbirimizden ayrılmıyoruz, Ulus'tan otele gelirken Eski Hal'in içinden geçiyoruz, yeni çıkmış kırmızı kırmızı domatesleri tekerlekli bir tezgaha dizmiş bir satıcının önünden geçiyoruz... Canımız çekti.. "domates alalım mı" dedik. Tamam alalım...Akşama peynir, ekmek, domates, çay...Satıcı el değdirmiyor domateslere; seçmek yok...Tezgahtara dedim ki, "bak şu üstteki sıradan verirsen bir kilo alacağız, yoksa almıyorum..." "Tamam abim " dedi ve tezgahın altından gazete kağıdından yapılmış bir kese kağıdı çıkardı ve benim gösterdiklerimi torbaya koydu, sonra teraziye koydu. Bir kilodan daha ağır geldi. " iki kilo olsun mu?" diye sordu. "Yok, bir kilo yeter" deyince koyduklarından bir kısmını dışarı çıkardı bir kiloya ayarladı, kese kağıdının ağzını kapattı, parasını ödedik otele geçtik. Çayı ispirto ocağına koyduk. Domatesleri yıkayalım diye torbayı açtık...
Oda ne!!! Yemyeşil domatesler, bozuk ve çürük... Tepem attı, üç kuruş paramız var, bu çakala yedirir miyim "ben gidiyorum bunları onun kafasına geçirecem" derken, arkadaşlar "ya bunlarla uğraşılmaz gitme, yapma, at çöpe, boş ver zaten akşam oldu, adam gitmiştir... falan" derken, ben onları ikna ettim ve üçümüz birden otelden çıktık, elimizde gazete kağıdından yapılmış kese kağıdında yeşil yeşil domateslerle adamın başına dikildik. Biraz karşılıklı, bağırış çağırış, derken çevreden birileri daha geldi, ayıptır günahtır, öğrenciymiş bunlar, derken, adam baktı ki pes etmeyeceğiz, domatesleri değiştirmeye razı oldu; bu sefer de ben "istemiyorum ver paramızı başka yerden alırız" diye tutturdum. Ondan mı aldık, yoksa başkasından mı aldık şimdi hatırlamıyorum, üç öğrenci bir kilo domatesle sopa da yemeden otele döndük. Ispirto ocağında tavşan kanı çaylar, mis gibi domatesler, yumurta, peynir, zeytin... Değmeyin keyfimize....
Seyyar satıcılar o zamanda da üçkağıtçıydı, ama köylüler henüz hibrit tohumla tanışmamışlardı, henüz tavuk fabrikaları yoktu, anlayacağınız yumurta yumurta gibiydi.. Domates domates gibiydi...
A. Uğur GÖKALP
08 Ocak 2017

Yorumlar
Yorum Gönder