Sahil

Hafta sonu, cumartesi, akşam üzeri telefonum çaldı, hanım arıyor; miskin miskin evde oturup televizyon izliyorum. 
Hoş sohbetten sonra, 
"Ne oturuyorsun, kalk eşofmanlarını giy, sahile in, biraz yürü" dedi. 
On dakika sonra sahildeydim; 20 derece, ılık bir hava, gün sonu, güneş batmak üzere...
Yürüyüş dostlarım Trabzon'u terk edeli, sahil yürüyüşlerini bırakmıştım. Hayli zamandır yürümüyordum. Ayasofya'nın karşısından Akçaabat yönüne yürümeye başladım...
Deniz doldurularak yapılan kara yolu ne yazık ki Trabzon'un denizle olan ilişkisini  kesti... Spor-Toto teşkilatının yaptığı yürüyüş yolu, kısmen halkın denizi göreceği, hissedeceği, deniz havası alacağı bir mekan olmuştu. İlk yapıldığı yıllarda, sadece yürüyüşü bir spor halinde yapanlar için açık havada, deniz kenarında, hoş bir yerdi. 
Yapıldığından bir kaç yıl sonra, belediye önce küçük bir iki büfe yaptı... 
Bu küçük büfeler; köfte, sucuk-ekmek, çay-kahve derken işi bayağı büyütmüşler. 
Kent içinde ailesiyle birlikte oturacak bir park bulamayan Trabzonlu ne yapsın; kurtuluşu sahile inmekte bulmuş. 
Çok kalabalık gördüm sahili, çocuğunu pusetle gezdiren anneler mi dersiniz, bisikletli gençler, paten süren kızlar, sevgilisiyle elele, eşiyle birlirlikte yürüyenler, kara çarşaflı araplar, başı örtülüler, kısa kollu, şortlu olanlar mı dersiniz, herkes sahildeydi. Köfte, sucuk kokuları... Yürüyüş yolu spor alanı olmaktan çıkmış, anlayacağınız...
O da ne!  Üç beş kişi bir arada semaver yakıyorlar... 
Beş yüz metre kadar yürümüştüm ki ağır, çok rezil bir lağım kokusu geldi burnuma, semaverin dumanı lağım kokusuna karıştı, denize doğru şöyle bir baktım; resmen bir lağım çıkışı, yeşilli sarılı bir pislik denize karışmakta... Binlerce insan; oturanlar, yürüyenler, çay kahve içenler, yemek yiyenler, çekirdek çitleyenler...hiç kimse rahatsız olmuyor, şikayetçi değil... Adımlarımı açtım, yürüyüşümü hızlandırdım, şu lağım bağlantısını çabuk geçmeliyim. Hızlı adımlarla hem yürüyorum, hem insanları, hem çevreyi gözlemliyorum... Yol boyunca banklar, etrafları çekirdek kabukları, pet şişeler, poşetler, kağıtlar, yürüyüş levhaları,  boyaları dökülmüş, paslanmış, çitler yer yer kırılmış, derken bir tabela...
İş kura ait... 
Ne alaka diye yaklaştım!.. 
" BU ALANIN TEMİZLİĞİ TOPLUM YARARINA PROGRAM KAPSAMINDA TÜRKİYE İŞ KURUMU TARAFINDAN FİNANSE EDİLMEKTEDİR." 
Hadi ya!.. 
Bu kadar pislik ortadayken siz buranın temizliği için bir de paramı ödüyorsunuz?
Sayın İş Kur müdürü, kimlere kaç para ödedin; kaç günde bir, ne zaman burayı kimler temizliyor? Sayın belediye başkanı, sayın vali, sayın basın, siz hiç burada yürüdünüz mü? Ya burayı hiç gören yok mu? 
Bu konuda hiç şikayet almadınız mı? 
Lağım resmen denize akıyor. 
Az ileride gençler denize olta atıyorlardı. 
Sağlık müdürü, bu işe ne diyorsun? 
Vah ki vah!... 
Yürüdüğüme, yürüyeceğime bin pişman oldum. Keşke evde otursaydım da bunları görmeseydim. Bir buçuk saat sonra eve döndüğümde dilim bir karış dışarıda, gözlerim dönmüş, tansiyonum fırlamış durumdaydı. Duşumu aldım, aradan iki saat geçti, burnumda hala kesif lağım kokusu...
Lanet olsun!... 
Bir daha sahilde yürümek mi? Asla... 
Trabzon'u terkeden yürüyüş dostlarım, ne iyi etmişsiniz...
5 Mayıs 2018
A.U.G

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kızılcık Ağacı

IV- YURDUM HALLERİ

UĞUR BÖCEĞİNİN HİKAYESİ

BİRAZ DA DEVELERİ YOLSANIZ OLMAZ MI?

Küçük Kurşun Kalem

ÇİFTÇİ

MALİYECİLER ÜVEY EVLAT MI?

YAŞAMLA ÖLÜM ARASINDA İNCE BİR ÇİZGİ...

ÇANAKKALE