HAMBURG HAMBURG
Hamburg: Bu güzel kente ikinci kez gelişim. Niye ikinci kez diye sorarsanız, kızım burada çalışıyor.
Birincisi, geçtiğimiz yıl Kasım başında gelmiştim, sonbaharın o güzelliğine doyamadan ayrıldım. Şimdi, 9 Mayıs' da ikinci kez geldim, her taraf yeşilin bütün tonlarıyla bezeli...
Şehirin içine parklar mı yapmışlar, yoksa parkın içine şehir mi yapmışlar karar veremedim.
Ağaçların binalardan daha büyük olduğu, nehirlerin ve kanalların denizi, denizin Almanya,yı beslediği liman kenti ... Elbe ve Alster nehirlerinin oluşturduğu 2302 köprüsüyle göl ve kanallar şehri Hamburg... Bu kadar güzel bir kent gerçekten çok azdır. Havası genelde kapalı ve yağışlı, yani kasvetli ama insanları son derece kibar, sevecen, güleryüzlü ve neşeli... Gölde ve kanallarda yaşayan yüzlerce kuğu, kaz, ördek, karabatak ve martı, hepsi özgür ve mutlu, insanlarla birlikteler. İnsanlardan hiç çekinmeden, korkmadan yanınıza kadar geliyorlar... Bebeğiyle, pusetiyle yürüyen anneler, köpeğiyle yürüyen insanlar, koşanlar ve bisiklete binenler...
Bir mezarlığın önünden geçerken şöyle dikkatlice bir baktım ve o anda ölesim geldi...
Yeni yapılan inşaat mı? Hiç görmedim. Onarılan ya da restore edilen oldukça bina var...
Trafik diye bir sorun yok...
Metro ve otobüsler hepsi dakik çalışıyor. Yolların sağında ve solunda mutlaka bisiklet için ayrılmış yollar, her iki tarafında kocaman kocaman ıhlamur, kestane, çınar ve sedir ağaçları her biri en az 70-80 yıllık... Yapraklarını kanalda yıkayan söğüt ağaçlarını da unutmamak lazım... Yaya yolları ile cadde ya da sokağı ayıran bordürlerin boyu 5 cm... Yolların sağında ve solunda hiç baba yok. Park edilmemesi gereken yeri babalar değil, sarı çizgiler belirliyor. Herkes trafik kurallarına titizlikle uyuyor, kuralı bozan bir tek kişi ve insanı rahatsız eden hiçbir şey yok.
Bu nasıl bir eğitim, bu nasıl bir disiplin, anlamakta zorlanıyorum...
Ara sıra ambülans ya da polis aracının siren sesleri kulağı tırmalasa da acil ve yetişilmesi gereken bir durumun olduğunu bilmek buna da katlanmayı gerektiriyor.
***
10-12 Mayıs tarihlerinde liman festivali varmış, kızım "görmek ister misiniz, gidelim mi ?" dedi ve ayın 11 inde cumartesi günü akşam üzeri limana gittik. Bir milyona yakın insan, müzikler eşliğinde marşlar söyleyerek şakalaşarak, limandan geçen gemileri seyrediyorlar, liman boyunca birçok değişik standlar kurulmuş, değişik noktalarda konserler var, 300 gemi limandan sırayla geçiyor halk onları selamlarken, onlar da halkı selamlıyor. Eski gemiler, yelkenliler, irili ufaklı hepsi bayraklarla donatılmış, tam bir bayram havası...
Limanın tam ucundayız, önümüzde bir iki sıra var.
Kızım " baba insanların ayaklarına bakar mısın? " dedi. Biraz daha öne çıkarak, baktım. Bir şey anlamadım.
" sarı çizgiye bak" dedi...
Aman Allahım...Bir sağ tarafa, bir sol tarafa baktım. Sarı çizgiyi geçen bir tek ayak yok. İnsanlar askeri kıta gibi...Sarı çizginin ötesi yasak bölge. Onbinlerce insan ve bir tane insan dahi çizgiyi geçmemiş. Ortalıkta hiç bir görevli yok...
Ya! bu nasıl bir eğitim, bu nasıl bir disiplin, bu nasıl bir terbiye, bu nasıl bir kültür?
***
Hava kararınca havai fişek gösterileri başladı. Herkes hoş sohbet ve neşeli, yaşlı emekli kaptanlar üniformalarını giymişler, şakalaşıp gülüşüyorlar...
Bu güzellikler üç gün boyunca devam etti...
Bu güzellikleri görünce değişik duygular içinde internette araştırayım dedim bu festival neyin nesi...
Hamburg Liman festivalinin 830. yıl dönümüymüş... Yani liman 1189'da 1. Frederik tarafından kurulmuş, yanlış okumadınız yıl 1189.
Günümüzde yılda 10500 gemiye hizmet vermekte ve
9 milyon koteynere ev sahipliği yapmakta. Adamlar bir milyon kişi katılarak boşuna bayram niyetine festival yapmıyorlar.
***
Bunları niye anlattım, gelelim bize...
Sokağa çıkın ve" kabotaj nedir?" diye sorun. Eminim 100 kişiden 80'i bunu bilemeyecektir.
Osmanlı Devleti'nin kapitülasyonlar çerçevesinde yabancı ülke gemilerine tanıdığı kabotaj ayrıcalığı Lozan Barış Antlaşması'yla 1923 yılında kaldırıldı. 20 Nisan 1926 tarihinde de Kabotaj Kanunu TBMM de kabul edildi ve 1 Temmuz 1926'da Kanun yürürlüğe girdi.
Bu yasaya göre; akarsularda, göllerde, Marmara denizi ile boğazlarda, bütün kara sularında ve bunlar içinde kalan körfez, liman, koy ve benzeri yerlerde, makine, yelken ve kürekle hareket eden araçları bulundurma; bunlarla mal ve yolcu taşıma hakkı Türk yurttaşlarına verildi. Ayrıca; dalgıçlık, kılavuzluk, kaptanlık, çarkçılık, tayfalık ve benzeri mesleklerin Türk yurttaşlarınca yerine getirilebileceği belirtildi. Yabancı gemilerin yalnız Türk limanlarıyla yabancı ülkelerin limanları arasında insan ve yük taşıyabileceği kabul edildi.
Şimdi iki olayı yan yana koyun; bizim daha büyük heveslerle, heyecanlarla ve coşkuyla 1 Temmuz Kabotaj Bayramını kutlamamız gerek mez mi? Ama bizde "bayram" deyince akla tatil geliyor. Eğer tatil yoksa bayram kimsenin umurunda değil.
Yeri geldiği zaman, üç tarafı denizlerle çevrili memleket diye öğünüyoruz.
Eeee! , ne denizine sahip çıkıyorsun, ne limanına... Bütün limanları özelleştiriyorum diye yabancılara satmadın mı? Ne kabotaj hakkı kaldı ne de bayramı... Tabi ki halkın yüzde 80 inin bu konuda bilgisi olmayacak. Niçin Almanlar Hamburg Limanı'nı satmıyor diye bir düşün...?
Neyse geçelim bunları... Bu iki haftalık tatilin tamamını Hamburg'da geçirmedik tabi. Bir günü Berlin'e ayırdık.
Berlin, faşist bir diktatörün seçimle işbaşına gelerek, parlementoyu kapattığı, en ağır işkencelerin, acıların yaşandığı, ölümün sıradanlaştığı, ikinci dünya savaşında yakılan, yıkılan bombalar altında taş taş üstünde kalmayan Berlin... Savaştan önce 6,1 milyon insanın yaşadığı, bugün ise 3,5 milyonla Almanya'nın en büyük şehri.
İlk ve ortaokul arkadaşım, kapı komşum can kardeşim Mustafa 12 Eylülün ayak seslerini erken işiterek, Ankara Hukuk Fakültesinin ikinci sınıfında öğrenimini yarıda bırakarak 1976 yılında Berlin'e geldi. Hukuk fakültesini burada tamamladı. 45 yıldır burada yaşıyor. İlk gelişimde onu görememiş olmanın burukluğuyla bu kez mutlaka görmeliydim. Pazar günü güzel bir havada, çok güzel bir otobüs yolculuğuyla üç saatte Berlin' deydim. Yılların verdiği özlemle birbirimizi sevgiyle kucakladık. Arabasına atladık, kısa bir yolculuk sonrası, memlekette birlikte yaptığımız o güzel tatlarla hazırlanmış mükellef bir kahvaltı sofrası bizi bekliyordu. Küçük kızı da Hukuk fakültesini bitirerek Berlin de Avukatlık yapıyor. Berlin'de sadece hakimler yok avukatlar da var. Mustafa tüm tanıdıkları tek tek sordu, o sordu anlattı; ben sordum, anlattım. Eski çocukluk gençlik anılarımız...
Bir insanın memleketini terk etmesi tabii ki çok kolay bir iş değil. Ama onları bu güzel kentte mutlu ve huzurlu görmek beni de çok mutlu etti.
Ve şöyle diyebildim "Mustafa iyi ki buraya gelmişsin"
Sonra, Berlin'i gezdik. Akşam, Giresunlu bir hemşerimizin nefis kebaplarını yedikten sonra Hamburg'a döndük. Teşekkürler Mustafa...
Bu tatilimizin dört gününü de Milano, Como, Bellagio ve Lecco'yu gezerek tamamladık. İtalyanlar da kısmen bize benziyorlar. Kargaşa ve gürültülü bir kaç günlük gezi dönüşü sonrası Hamburg bana bir kütüphane gibi geldi...
25.05.2019
A. Uğur GÖKALP
Yorumlar
Yorum Gönder