Eskiden Biz Teftiş Yapardık




YIL 1982 Maliye Bakanlığı Yetkili Stajyer Muhasebat Kontrolörü olarak turne programlarımızı aldık, hazırlıklarımızı tamamladık ve ilk denetleyeceğim yer olan, Karadeniz’de şirin bir ilçenin malmüdürlüğünü teftişe gittim. Yetkili muavinim ve tek başımayım, artık yanımızda Üstat yok, kendimizi ve yeterliğimizi ispatlama zamanı…

Akşam Ankara Otobüs Terminalinden kalkan otobüsümüz, sabahın ilk ışıklarıyla İlçeye vardı. Bir elimde bavul bir elimde bond çanta, bir sabahçı kahvesine oturdum. Teftiş programı gizli olduğu için kimseye haber vermeden giderdik. İlçeye varır varmaz ilk işimiz saymanlık veya malmüdürlüğü veznesine gidip, vezne sayımını başlatmak olurdu. Ben de öyle yaptım. Yanımda bir bavul, bavulun yarısı kitap, yarısı şahsi eşyalarım; bir de siyah bond çanta…

Kahveci iki çay getirdi, yabancı olduğum belli, mevsim yaz ortası, herkes kısa kol gömlekli, t-shirtlü, ben ise takım elbise kravatlı…

Kahveci meraklı, sordu… Abi ne iş yapıyorsun?...

Malmüdürlüğünü teftişe geldim desem, sanki koşarak gidip haber verecek…

“Öğretmenim, okula gideceğim, mesai saatini bekliyorum…” dedim.
Oturduğum kahveden Hükümet Konağı’nı görebiliyorum, gözüm orada, mesai saati geldi memurlar birer ikişer gelmeye başladılar, bir müddet sonra, kahveciye “ bavulum burada kalabilir mi, bir iki saat sonra aldırırım?” dedim, kalsın abi dedi ve bavulu bir köşeye koyduk, bond çantamı aldım çıktım…

Hükümet konağı, kaymakamlık, derken malmüdürlüğü, veznesine vardım. Kimliğimi çıkarıp veznedara gösterdim, malmüdürlüğünü teftişe geldiğimi ve malmüdürünü çağırmasını söyledim. Veznedar bir telaşla çıktı ve yanında bir beyle geldiler. Malmüdürü yok, gelen muhasebe şefi ve malmüdürü vekili. Hoş geldin faslından sonra sayıma başladık ama veznedardaki telaş gözümden kaçmıyor.
Kasa defteri, nakit, damga pulları, kıymetli evraklar, sayıyorum ama müdür vekilinin hareketleri bir garip, bir şey söylüyorum hiç oralı değil, duymamazlıktan geliyor. Bir iki böyle, sinirlendim ve biraz yüksek sesle tekrarladım.
Veznedar bu arada lafa girdi “Efendim boşuna bağırmayın, şefimiz yüzde yüz sağırdır, sizi hiç duymaz” dedi… 
Hayda!... 
“Peki nasıl anlaşıyorsunuz?” dedim.
“Yüzüne bakarak konuşun, dudak hareketlerinizden sizi anlar.” dedi…
Neyse, bu kez yüzüne bakarak ağır ağır konuşmaya başladım…
O da, bir şeyler söyledi... 
Bu seferde, ben onu anlamadım. Biraz daha gayret ediyorum kelimeleri kaçırmamaya çalışıyorum; olmuyor, anlaşamıyoruz… Baktım olacak gibi değil, başladım yazmaya… Ben yazıyorum, alıp okuyor; cevap veriyor ama ben anlamıyorum; yaz diye işaret ediyorum, yazıyor ben alıp okuyorum… Arada bir veznedar tercümanlık yapıyor…
Bir hayli zor oldu ama sonunda anlaştık…

Sayım bitti, nakit, damga pulu, kıymetli evraklar her şey tamam. Ben de, veznedar da, müdür de rahatladık … Tutanakları mühürleyip imzalamak için veznedarın masasına oturdum, ayağım masanın altındaki bez torbaya takıldı; şöyle hafifçe ayağımın ucuyla iteledim, yerinden kıpırdamadı. Elimle alıp kenara koymak istedim, leş gibi ağır, yerinden kalkmıyor. Bu nedir diye baktım. Torba ağzına kadar bozuk paralarla dolu. “Bu ne?” diye sordum, veznedarın rengi morardı, bir ter boşaldı, güçlükle “ bunlar benim efendim” dedi. Nasıl senin, senin paransa niye hepsi bozuk, niye cebinde değil? Bir insanın bu kadar bozuk parası olur mu? Arka arkaya sorular….

Sonra mesele anlaşıldı, veznedar kimseye para üstü vermezmiş, bozuk paralar, aynen masanın altındaki torbaya…

Sayım yeniden başladı… Bozuk paraları tek tek veznedarla müdüre saydırdım… En büyüğü 2,5 lira, en küçüğü 5 kuruş; sayım neredeyse yarım saat sürdü. Sayım tutanağına ilave ettirdim, karşılıklı tutanağı imzaladık, mühürledim. Başka bir kağıt aldım, ve şöyle yazdım.
“ …. Bu tutarı irat kaydedeceksin, yarın makbuzu bana getireceksin…” Müdür aldı okudu, kafasıyla tamam dedi; veznedara baktım hiç sesi çıkmıyor…” “Bu sana ders olsun, bundan böyle, kaç kuruş olursa olsun, para üstünü ilgilisine iade edersin…” dedim… Sonra tutanakları çantama koydum, şimdi çayımızı içebiliriz, dedim ve müdürün odasına geçtik…
Ne kadardır vekalet ettiğini sordum, iki yıldır, malmüdürü yok, bizim şef vekalet ediyor. Peki mükelleflerle, gelenlerle, hatta diğer idarecilerle nasıl anlaşıyorsun, bu işleri aksatmıyor mu, başka vekillik yapacak kimse yok mu? Yok dediler… Kaymakamla görüştüm, o da halinden memnun… Teftiş ilerledikçe hesaplardaki hatalar çoğalmaya başladı, hangi hesaba baksam dökülüyor.
O zamanlar maliye memurları günde bir saat, hafta sonları da 4 saat ücretli mesai yapıyorlar.
Bizim şefin, hem muhasebe tarafından, hem gelir tarafından iki ayrı bordroyla fazla mesai aldığını tespit ettim. Çağırdım sordum, “Bu ne iş şefim?” dedim. Kendince mazeretler… “iki tarafa da bakıyorum,” demez mi. Kaç saat mesai yapıyorsun, bir saat, ama bir saat muhasebeden, bir saat de gelirden alıyorsun etti iki saat. Bu durumda bir saat fazladan almıyor musun? Cevap yok…

İki yıllık tüm mesaileri döktürdüm… Toplamda birkaç maaş tutarı, iyi para… Şefe dedim ki “yarın akşama kadar bu parayı yatırıp makbuzunu bana getireceksin. Tamam mı?”
“Efendim benim bu kadar param yok, nasıl yatırayım, siz görmeyin, Sayıştay fark ederse ben o zaman yatırırım.” demez mi… İyice sinirlendim, “Bana bak, bu parayı yarın akşama kadar yatırmazsan seni savcılığa vereceğim. Şimdi çık dışarı…”
İkinci gün ağlayarak geldi, “borç aldım, parayı yatırdım, efendim.” dedi… Makbuzu uzattı, ha şöyle!

Devletin ve malmüdürlüğünün bu hali fena halde canımı sıktı, teftişin birinci haftasında baktım bu iş olacak iş değil, oturdum güzel bir yazıyla durumu izah ettim ve mutlaka bir malmüdürü görevlendirilmesi gerektiğini yazdım ve Muhasebat Genel Müdürlüğüne gönderdim. On beş gün sonra bir malmüdürü çıktı geldi. Benim yazım üzerine mi geldi, yoksa geleceği vardı da, benim yazım işi çabuklaştırdı mı, orasını bilmiyorum.

İlçe şirin bir ilçe, o yıllarda güzel bir oteli bırakın, doğru dürüst bir lokantası bile yok…
Neyse, devlet hastanesinde bir oda ayarladılar, hastaneye yerleştim. Hastanede iki tane genç yeni mezun pratisyen doktor, bir iki hemşire ve bir görevli, hastane dediğimiz bu…
Evet; otelsiz, lokantasız ilçeler, kâh bir okulun sınıfında, kâh hastane odalarında yattık, dürüstlük şiarımızdı… İdeallerimiz vardı… Kılı kırk yarardık… Devletin kör kuruşuna kendi paramızdan daha fazla sahip çıkardık…

Bu saymanlık teftişlerini sevmemiştim; vergi kısmı daha güncel ve daha cazip gelmeye başladı; yeniden sınavlara girip Gelirler Kontrolörlüğüne geçmeyi kafama koydum. Sabah malmüdürlüğünde çalışıyorum, akşam hastanedeki odamda sabahlara kadar ders çalışıyorum, sonunda başardım…

Güvenmek iyidir, ama denetlemek daha iyidir. Denetimin varlığı, birçok haksızlığı ve hukuksuzluğu baştan önler… Her bakanlığın ve birçok genel müdürlüğün kendi denetim birimleri vardı. Ama Maliye Bakanlığı bu işe daha çok önem verirdi. Maliye Bakanlığı’nda Maliye Teftiş Kurulu, Hesap Uzmanları Kurulu, Gelirler Kontrolörleri, Muhasebat Kontrolörleri, Milli Emlak Kontrolörleri, Bütçe Kontrolörleri, Hazine ve Kambiyo Kontrolörleri yaz olunca Türkiye’nin bütün illerine dağılırdık… Hepsini kaldırdılar… Ne denetimin önemi kaldı, ne de denetim sonuçlarına itibar edenler kaldı… Gazetelerde, medyada bir çok yolsuzluk haberi okuyoruz, duyuyoruz. Ne yetkililerden ne de savcılıklardan ses çıkmıyor.

Elimizden bir şey gelmiyor, Tevfik Fikret’i rahmetle anmaktan başka…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!…

A. Uğur GÖKALP
12.02.2021

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kızılcık Ağacı

IV- YURDUM HALLERİ

UĞUR BÖCEĞİNİN HİKAYESİ

BİRAZ DA DEVELERİ YOLSANIZ OLMAZ MI?

Küçük Kurşun Kalem

ÇİFTÇİ

MALİYECİLER ÜVEY EVLAT MI?

YAŞAMLA ÖLÜM ARASINDA İNCE BİR ÇİZGİ...

ÇANAKKALE